MENÜ

KENDİMLE İLETİŞİMSİZİM SİZİNLE HİÇ

 

KENDİMLE İLETİŞİMSİZİM SİZİNLE HİÇ

Bir canavarı öldürmenin en uygun zamanı onu küçükken öldürmektir der Antony Robbins. İnsanoğlu bunu sanırım yanlış anlamış olmalı.
Bahsedilen öğe bir canavar; fakat bizler içimizdeki iletişimi öldürme çabasında ciddi anlamda başarı sağlamışız.

Bir anlamlandırma çabasıdır İLETİŞİM. İnsanın zihninde yaşattığı kendisini ve çevresini şekillendiren yapı taşlarının bütünüdür. Bu bütünlük insandan doğaya doğru yayılan sınırların ötesinde yüceliktir. İletişimin olmadığı bir evrende bilgi, duygu ve düşüncelerimizi hangi yollarla aktarabiliriz karşımızdakine?

Bir ağaca derdimizi nasıl anlatabiliriz,

Kızgın akan bir dereye nasıl içimizi dökebiliriz,

Hüznümüzü gökyüzüne nasıl haykırabiliriz,

Toprağı elimize aldığımızda ona sevgimizi nasıl sunabiliriz söyler misiniz?

Tabi en önemlisi bir de İNSANOĞLU var bu en zoru iletişim aşamasında.

Dağlar, taşlar, dereler tüm doğa tüm yetkinliklerini kullanarak bir KOÇ gibi seni dinler ve seninle bu yolculukta birlikte hareket eder, yargılamadan, eleştirmeden, yönlendirmeden, telkin etmeden.
Pür dikkat kulağı sendedir, çok sessizdir, anlattığın kadar anlatmadığına da dikkat eder.

Karar aşamasına geldiğinde yine büyüklüğünü gösterir ve kararı sana bırakır. Şunu bilir Doğa; eğer karar alınamazsa yapılacak eylemin doğru ya da yanlış olduğuna karar verilemez.

Dolu olan bir sürahide doğarız hepimiz. İlk iletişimimiz ağlamak olur dünyaya karşı... ya karşıdan gelen tepki?

Bağlılık hareketinin temelini oluşturacak olan bu ilk etki-tepki tüm iletişimsiz yaşamımızı etkileyecektir. Ya bir bağ oluşacaktır aramızda diğerleriyle ya da bir bağımlılık hareketine doğru gidecektir birliktelik.

Henüz 12 yaşında bir bireyken bunu fark etmiş olmalıyım. Bilgisizliğim (ve hala başarının ölçüsünün ne olduğunu bilmesem) de başarısız sayılmamdan dolayı horlanırken, bir kaportacı ustası yanında çalışarak daha başarılı olacağım benim adıma gözlemlenip karar verilmişti hatırladığım kadarıyla…

13,14,15 genelde düşüncelerime değer verilmeyen yaşlarımdı ki varlığımdan sadece bir evlat olarak söz edilirdi, belki de kafatasımın içinde bir beynim olduğundan bi-haberdi bizim insancıklar.

16,17,18 hani meşhur sınav baskılarının başladığı dönemler. İTÜ mü olsun ODTÜ’ye mi gitmeli benim çocuğum..yok yok en iyisi Marmara! Türkiye'nin en zeki insanları oralarda okuyorMUŞŞŞ. Olmadı tabi, ne işim var benim oralarda diye sordum kendime bazen kendimden cevap alamasam da. Zihnim benimle oyun oynuyordu, bunu fark edebiliyordum.

Ya 12 yaşımdan öncesi yıllarım, ya bir insanın birey olması için geçireceği en verimli dönemler neredeydi?

Bebeklik ve çocukluk dönemlerimin görünmeyen acımasız hapishanelerinden kurtulmak, birilerinin geçmiş pişmanlıklarının kurbanı olmaktan sıyrılmak çabasıyla geçen o yıllar.

Bu dünya ile iletişimimin tam başlayacağı evrede iletişimsizlik tarafından durdurulan ben.

Kuvvetle ihtimal kendimle iletişimsizliğimin başladığı ilk karanlık ortaçağ.

İçeceğimi yudumlarken yeni yakınçağlarda Walt Whitman’ın yazdığı şu cümle aklıma geliyor: “Kendimle çelişkiye düşüyorum, Genişim. İçimde çocuklar barındırıyorum. Bir miktarda olsa karanlık dönemlerime ışık tutuyor olmalı bu kelimeler.

Piyanomda “DO” tuşuna dokunuyorum ses beynimde “Sİ” olarak algılanıyor, duyduğumsa “RE” bu nasıl oluyor anlamıyorum. Bir futbol topuna sol bacağımın iç kısmı ile vuruyorum top sağa gideceğine sola gidiyor bunun anlamını çözemiyorum. Yüzmeye çalışıyorum kulaçlarımı ileri ve sert atıyorum dalgalı sulara karşı fakat yol kat edemiyorum. Bazen iki satır okuduğumda sonsuzluğa erişiyorum, diğer tarafta binlerce bilgiyi içeren kitaplar okuduğumda sadece boş boş bakıyorum algılarım kapalı şekilde dış dünyaya.

Beynimi uzaktan kumadan ile yönetenler olmalı. Anne, baba, arkadaş, kız arkadaş derken kendimle iletişim kuramadığım hissine kapıldım bir anda. Bu yeni bir durumuydu yoksa evvelden de mevcut muydu?

Tam bir şey yapacak olursun

Dur! Yapma. Sen bu işin üstesinden gelemezsin, bırak başkası yapsın.

Denemem gerekiyor, eğer bunu başaramazsam kendime olan güvenimi yitireceğim.

Kendine güven dediğin nedir? Sen kazanacağın paraya bak, bırak adil olmayı teferruata inme, günün sonunda önemli olan kazanacağın insan değil para olsun.

Öyle şey olur mu ben bu dünyaya neden geldim, bana biçilen misyonun anlamı ne? Olmaz kendime ve insanlığa bunu yapamam bu büyük bir ihanet ve haksızlık olur hepimiz için.

Goethe ne güzel dillendirmiş sessiz çığlığımızı: “Tek gerçek, kişi kendisini anladığında kader harekete geçmektedir.”

İnsanoğlu, kendiyle iletişimsiz olma çabasını bahaneler altında nelere bağlayabilir?

Bilimsel anlamda Frontal lobun yani beynin bilinçli düşünme kısmının zarar görmesine mi yoksa Pariertal lobun yani beynin çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede rol oynayan bu önemli parçanın aklının yerinde olmamasına mı?

Muhtemelen Temporal lobumuz olan ses ve kokuyu algılayan kısımda zarar görmüş olabilir. Bu aşamada karşımızdaki hiçbir nesneyi algılayamayız bu da iletişimsizliğimizin etkenlerinden biri sayılabilir.

Biz insanoğlunun iletişimsizlik anlamındaki en önemli problemi bana göre Amigdaladır. Hepimizde çok iyi gelişmiş olan bu kısım sayesinde genellikle başarabildiklerimiz Saldırmak ve kaçmakla sınırlıdır. İlkel olan bu beyin bizi iletişim kurmaktan, sorgulamaktan, düşünmekten aciz bırakıyor olabilir.

Artık empati duymuyoruz, zaten sempatimizi yitirmişiz karşımızdakine.

Bebekliğimizden başlayarak önemsizleştirilmiş düşüncelerimiz.

Bazen yetişkin olabilmişiz bazen de çocukluğumuzdan ödün vermemişiz.

An gelmiş kendimizle tamam olmuşuz an gelmiş kendimize nefret duyguları beslemişiz.

Genellikle geçmişten kalan izlerden olsa gerek ben bu işte yetersizim diyen iç sesimizi dinlemişiz, ataletsizliğimiz girişkenliğimiz ve ilericiliğimizden baskın çıkmış.

Kara mizaha bel bağlamışız sürekli, "yeteneksizim"demeyi kendimize uygun bulmuşuz. Kalbimiz bunu yapabilirsin derken, beynimiz dur yapma demiş geri çekilmişiz.

Birine tam selam verecekken yüzümüzü çevirmişiz hiç tanımıyormuşçasına.

Sabah yataktan kalktığımızda günaydın demekten aciz kalmışız sevdiklerimize kaldı ki topluma karıştığımızda durumun vahameti daha da ağır olsa gerek.

En son kendi kulağımıza fısıldadığımız sevgi sözcüklerini hatırlamıyoruzdur.

Seni Çok Seviyorum,
Ben bunu başarabilirim,
Firmam bunun üstesinden gelir,
Sana saygı duyuyorum,
Sizler yapabilirsiniz,
Toplumum bunun bilincinde,

Benim devletim ve ülkem daima ileriye adım atacak bizler bunu yapabiliriz, dediğimizi duymuyorum. Çünkü iletişim aşamasında zincirlerin kırıldığını, bağların koptuğunu hissediyorum.

Ben değil biz demeyi unuttuk. Önceliklerimizin sırası değişti.
Değerlerimizden bi-haberiz.

Dün değerleri; sevgi, tatmin, başarı, öğrenme, özgürlük, liderlik, eşitlik, sadakat, adalet olanların bugünkü değerleri; Zenginlik, Güvenlik, İktidar, Kişisel görünüm, Şöhret, Beslenme olmuşsa iletişim aşamasında farklılıklar da meydana gelmiştir.

Son tahlilde beynimizdeki o derinlerde olan “ben” ile dış benimiz birlikte dans edebiliyor ve hayata meydan okuyabiliyorsa iletişimsizliğimizden vazgeçiyoruzdur.

Sınırların ötesinde sonsuz güce sahip beynimizin bir karar vermesi durumunda, kalbimizin ona kapılarını açıyorsa iletişimsizliğimiz yok oluyor demektir.

Sözlerimiz direk ve yüreğimiz buna destekse iletişim başlıyor demektir.

Günün sonunda benim kendimle “iletişimim” tamamsa seninle de “tamamdır”. Her iki durumda da “uygunluk” sağlanmışsa aile, toplum, ülke, dünya ve evrenle de iletişimim sağlanmış olacaktır.

               Murat BARGU
Profesyonel Koç ve İmaj Yönetmeni
               29.08.2016
Sevgiler...

 

Geri Dön «